Bumerang

14 Ekim 2011 Cuma

Kuşadası-Kadıkalesi

 Kadıkalesi'nden denizin görünüşü.

Kuşadası-Nazilli Sitesi'nin arka taraflarında bulunan Kadı Kalesi yıllar önce çöplük, viranelik,mezbelelik bir yerdi.Kalenin duvarları  doğru dürüst görünmüyordu bile. Bulunduğu tepeye bazen çıkardık ama yaz sıcaklarında yılanların var olduğunu bilmek bizleri korkuturdu doğrusu. Hemen kenarından sahil siteleri minibüslerinin geçtiği incecik bir yol geçer. 2001 yılında başlayan kazılar sonucu burası temizlenince göze daha bir güzel görünmeye başladı.Bir keresinde kazı çalışmalarının yeni başladığı yıllarda kazı ekibi ile birlikte ben de kazı alanına gidip yaptıkları çalışmaları izlemiştim.( Bu arada  1976 yılında ben de İstanbul Üniversitesi Edebiyat fak. Sanat tarihi bölümünü kazanmıştım ama o yıllarda üniversitelerdeki olaylar nedeniyle ailem Nazilli'den kalkıp İstanbul'a gitmeme izin vermemişlerdi. Bu sevgim hep içimde kaldı ve ben de özlemimi tarihi yerlere, müzelere, antik şehir kalıntılarının bulunduğu yerleri ziyaret ederek gideriyorum.) O yıllarda görünürde hiçbir şey yoktu. Tozun toprağın içinden altın arar gibi kazıp arama yapıyorlardı. 10 yıl sonra tekrar ziyaret ettiğimde  çok büyük ilerlemeler olmuş,bir çok tarihi mekanı ortaya çıkmış olarak gördüm.




   
 Kazılar,Ege Üniversitesi  Sanat Tarihi Bölümü hocalarından Prof.Dr. Zeynep Mercangöz başkanlığında  yürütülmektedir.
       Kadıkalesi; antik ve orta çağın sahil yerleşimlerinden olan Anaia'nın limanına hakim bir  höyüğün üzerinde yer almakta.Bu konumuyla kale, geçmişte Ege ve batı Akdeniz ticaretinde  önemli bir güzergah olan  Samos Boğazı'nı denetleyecek bir noktada  bulunmaktaydı. Bu nedenle  Kadıkalesi Höyüğü, Pre-Protohistorik ,Bizans ve Osmanlı dönemi yapılaşmalarını barındırır.
      Höyük yaklaşık 23 m. yükseklikte ve 250 m. genişliktedir.
      Kazılar sırasında ele geçen buluntulardan burasının geçmişinin 5000 yıl öncesine dayandığı söylenebilir. 2002 yılında bulunan bronz Hitit heykelciği (şu anda Aydın müzesinde bulunmaktadır.)

Anaia'nın  M.Ö. 1050 tarihlerinden itibaren başlayan Hellen Kolonizasyonunun önemli  hedeflerinden biri olduğu  Protogeometrik çanak çömleğin yoğunluğundan anlaşılır.(Bu bilgileri kazı alanında bulunan levhadan aldım)
       M.Ö. 5. yüzyılın  ikinci yarısında Pelopennessos Savaşları sırasında küçümsenmeyecek bir rolü vardır.
       Helenistik çağda ( M.Ö. 3. ve 2. yüzyıllar ) ele geçmiş mezar taşları, Roma çağında Anaia'da bir Hera tapınağının varlığını gösterir.Kaynaklar, Hristiyanlığın resmen kabul edilmesinden sonra (M.S. 4. yy) Anaia'nın her zaman bir piskoposluk merkezi olduğunu gösterir.
       Bizans Devleti 1261 yılında imzaladığı bir anlaşma ile bu liman ve kaleyi Cenevizliler'e devreder. Anaia  1300'lü yılların başına Türkler'in eline geçer.14. yüzyılı Aydınoğulları'nın elinde geçiren bölge ,15. yüzyılın başlarından itibaren tüm ülke gibi Osmanlılar'ın eline geçer.
       Kazılar sırasında ,bir manastır kompleksine ait olduğu düşünülen kilise ve ekleri ortaya çıkarılmıştır.
 Kiliseden bir görüntü.
     
 Kilisede bulunan vaftiz çukuru.

 Vaftiz çukuru 







( Üzerinde kendi adresim yazmayan fotoğraflar   http://www.kadikalesianaia.org/kazilar.html adresinden alınmıştır.)

Çalışmalar sırasında ,batı yönde ,I.Dünya Savaşı'nda yapılan tabyalar ortaya çıkarılmıştır.
  Bu fotoğrafı http://www.kadikalesianaia.org/kazilar.html adresinden aldım)
   
Osmanlılar döneminde yapılan bir mescit kalıntısı da bulunmaktadır.
 (Fotoğraf http://www.kadikalesianaia.org/kazilar.html adresinden alınmıştır.)

 Kadıkalesi'nin tarihini burada bulunan levhadan okuduktan sonra ne kadar önemli bir yer olduğunu anladım. Burasının bu kadar uzun bir süre koruma altına alınmadan, pislik içinde bulunması, dikenlerle çevrili olması, içinde yılanların bulunduğu bir yer olması beni gerçekten çok üzdü. Ama şimdi görüyorum ki, kazı ekibinin büyük bir titizlikle yaptığı çalışmalar sonucu gizlenmiş olan güzellikler ve tarihimiz ortaya çıkıyor ve bize çok önemli bilgiler veriyor.
     















Yazın Kuşadası'na gelen misafirlerin bir kere olsun buraya uğramasıyla   ülkemizde bulunan böyle tarihi güzellikler daha fazla tanınmış olacaktır.

11 Ekim 2011 Salı

Ödemiş-Birgi Çakırağa Konağı





Fotoğrafların üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.



          Ödemiş-Birgi'ye bir kaç defa gittim ve her seferinde Çakıroğlu Konağı'na girdim. Gerçekten görülmeye değer bir konak ve eğer  yolunuz Ödemiş'e düşerse mutlaka Birgi'ye de uğrayıp bu muhteşem eseri görün.
Tarihi M.Ö . 7. yüzyılda  Lidyalılarla başlayıp Roma,Bizans ve Osmanlıya kadar uzanan Birgi  denizciliğiyle         ünlü Aydınoğulları Beyliği'ne başkentlik yapmış, orta çağda ise ulemalar yurdu haline gelmiş. Bugün ise  İzmir'in Ödemiş ilçesine bağlı güzel bir kasaba. İzmir'e 150 km. Ödemiş'e 7 km. uzaklıkta.
1761 yılında yaptırılan Çakırağa Konağı muhteşem bir yapı.  Etrafı yüksek duvarlarla çevrili olan konak  3 kattan oluşuyor. Konağın zemin katının duvarları  taş örgü, 2. ve 3. katlar ise ahşap. 
Zemin katta hizmetli,bekçi,misafir kabul yeri, ahır ve samanlık bulunmakta.Zemin kattan yukarılara trabzanlı ahşap merdivenlerle çıkılıyor. 2. kat kışlık olarak yapılmış ve daha korunaklı.Bütün odalar öndeki geniş sofaya bakıyor. Odalarda şömine var. 



Odalardaki duvar ve tavan süslemeleri ise muhteşem.Dönüp dönüp tekrar bakıyorsunuz. 




Odalarda banyo mevcut. Kalem işçiliği ve süslemeler bakımından daha zengin olan 2. katta görülmeye değer 2 duvar resmi var.

Çakıroğlu Mehmet bey birisi İzmirli,diğeri İstanbullu iki hanımla evlenmiş.Hanımlar memleket hasreti çekmesin diye  odaların duvarlarına İzmir ve İstanbul'un birer resmini yaptırmış.
Konak 1950 yılına kadar konut olarak kullanılmış, daha sonra Kültür Bakanlığı'na devredilmiş.1977 yılında onarımına başlanan konak 1995 yılında ziyarete açılmış.

9 Ekim 2011 Pazar

İstanbul-Darülaceze


       

         İstanbul'a gittiğim zaman dişimdeki problem nedeniyle Ok meydanı Ağız ve Diş Hastanesi'ne gittim. Buradan çıktıktan sonra  etrafıma bakınırken Darülaceze yazan tabelayı gördüm ve yolu takip ettim. Sonunda Darülaceze'nin kapısının önüne geldim. Kapıdaki görevlilerden izin isteyerek içeri girdim. Bahçede bir okulun öğrencileri vardı ve burada kalanları ziyarete gelmişlerdi. ben de onlarla bir dolaştım.İçerisi çok büyük binalardan oluşan bir kompleks. Kendine bakabilen kadınların kaldığı blok, kendine bakabilen erkeklerin kaldığı blok, yatalak kadınların kaldığı blok,yatalak erkeklerin kaldığı blok, iş atölyeleri, çocukların bakıldığı blok, cami ve kilise var.Buradaki yaşlılarla sohbet ettim.Onlarla uzun uzun konuştuk.Çok memnun oldular.Bizim burada her şeyimiz var,biz sadece muhabbet edecek insanları arıyoruz diyorlar.Yaşlı amcalar, teyzeler bahçedeki büyük ağaçların altındaki banklara oturmuşlar.İçlerinde özürlü olanlar da var ama onlarda hep beraber oturmuşlar,vakit geçiriyorlardı.İş atölyelerine gittim.Çorap atölyesinde erkek çorapları dokunuyor.Bunlardan 2 çift aldım.Parası kuruma kalıyor, oradakilerin ihtiyaçları karşılanıyor. Takı yapıp satan bir amca vardı.Siirt battaniyesi, şal, atkı,kilim dokunan atölyeler var.Bunları yapamayacak durumda olanlar yığılı bir sürü gazeteyi ince şeritler halinde yırtıyorlar. Bunların ne işe yaradığını,sadece vakit geçirmeleri için mi böyle bir iş yaptıklarını sordum.Bunlar kağıt hamuru haline getiriliyormuş,yapılan boyutlu resimlerin arkasına dolgu malzemesi oluyormuş.Kalanı ise hayvan barınaklarına gönderilip yavru kedi ve köpeklerin altlarına konuyormuş. Çok güzel resimlerin yapıldığı, seramik çalışmalarının yapıldığı  atölyeler var.Buralarda yapılanlar ayrıca satılıyor. Yazma oyaları yapıp satan teyzeler vardı.O gün geç vakte kadar orada kalıp  teyzelerle, amcalarla güzel bir gün geçirdim. Bir daha ki İstanbul'a gidişimde tekrar yanlarına gelmek üzere oradan ayrıldım.Herkes oraya arada bir uğrasa o kadar çok memnun olacaklar ki. Dedikleri gibi hiç bir şeye ihtiyaçları yok.Bakılıyorlar, yemeklerini yiyorlar, doktor kontrolünden geçiyorlar.Tek istedikleri konuşmak.Bir de buraya bağışlar gerekiyor.Çünkü burada bakılanların bütün ihtiyaçları kurum tarafından karşılanıyor.
          Şimdi de biraz Darülaceze'den bahsedeyim:
İstanbul'daki dilencileri, sokaklarda gezen başıboş, kimsesiz çocukları,cami avlusunda yatıp kalkan kimsesizleri bir araya toplayarak korumak,onları  sanat sahibi yapmak için  zamanın padişahı II:  Abdülhamit  tarafından 72.000 altın liraya yaptırılmış.Resmi açılışı 31 Ocak 1896'da yapılmış.Burada din ve mezhep ayırımı yapılmadığı için de cami ve kilise yapılmış.
         Darülaceze'ye din ve mezhep ayrımı gözetmeksizin İstanbul'da doğmuş veya İstanbul'da oturan yoksul,kimsesiz, çalışamayacak durumda olan ihtiyarlarla sokağa terk edilmiş kimsesiz çocuklar kabul edilmekte.
         Sizin de yolunuz İstanbul'a düşerse bir kaç saatinizi oraya ayırın, orada kalan yaşlıların gönlünü alın.
         Fotoğraf çekimine izin vermedikleri için sadece dışarıdan görünüşü fotoğraflayabildim.

Antakya-Harbiye ve şelaleler


Fotoğrafların üzerine tıklayarak büyük halini görebilirsiniz.







   
      Şimdiye kadar Türkiye'nin bir çok yerini gezdim. Her gördüğüm şehre deyim yerindeyse aşık oldum.Ülkemin her tarafı cennet. Antakya da bu şehirlerden birisi.
      Antakya'ya 2011 Nisan sonunda askerdeki oğlumun yemin töreni nedeniyle gittim.Bu sayede 5 gün kaldım.Anlatacak o kadar çok şey var ki,hepsi şimdi olmaz deyip bugün sadece Harbiye'yi anlatmaya karar verdim.Geri kalanlar daha sonra.
       İstanbul'dan otobüsle yola çıkıp Adana üzerinden ,İskenderun'u geçerek Antakya'ya vardık.Uzun bir yolculuktu aslında (16 saat).Ama etrafı seyrede seyrede gitmenin de zevki bir başka.Ben 1980 yılında Urfa'da çalışırken Konya-Adana üzerinden gider,Toroslar'dan geçerdik.Yollar çok dardı.Şimdi çok güzel oto yollardan geçerek geldik ve ben buraları tekrar gördüğüm için çok mutlu oldum.
       Antakya'da otobüsten indikten sonra Harbiye'ye gitmek için yol sorduk.İnsanları çok yardım sever,çok cana yakınlar.Tarif üzerine önceden ayarladığımız Çınar Otele geldik.Kısa bir dinlenmenin ardından  Kervan restoranta gittik. Oralı arkadaşlarımızın tavsiyesi üzerine yemeklerimizi sipariş ettik. (Bunları da ayrı bir zaman yayınlayacağım) Yemeklerin lezzeti muhteşemdi. İlk defa yediğim Zahter salatası, Humus, tavuk,ve çeşitli mezeler,arkasından da künefe bütün yorgunluğumuzu unutturdu. E artık sıra etrafı gezmekte.
       Harbiye şelalelerin olduğu çok güzel ve yeşillik bir yer, her tarafta sular akıyor.Yemek yenecek yerler, küçük çay bahçeleri var. Yolların kenarlarında yöresel ürünlerin satıldığı tezgahlar var.Üzerinde buraya özgü yiyecekler, eşyalar,defne sabunu ve yağı ,zahter (bir çeşit kekik) var.Buraya hayran kalarak gezdik. Tabi kaldığımız süre içinde aynı yerleri defalarca gezdik.
        Bu kadar girişten sonra artık Harbiye'yi anlatayım.
        Harbiye,Antakya'ya 6 km. uzaklıkta,Yayladağ eteklerinde bir yer.Suriye sınır kapısına çok yakın.  Harbiye ya da eski adıyla Daphne çok eski çağlardan beri sayfiye yeri olarak biliniyormuş.Seleukos ve Roma dönemlerinde çağlayanlarıyla ünlü bir yermiş.Burada köşkler,tapınaklar, eğlence yerleri varmış ve stadyumunda olimpiyatlar düzenlenirmiş. Şiddetli depremlerden sonra gözle görünür bir şey kalmamış. Burada yapılan kazılarda çıkarılan eserler Antakya'da bulunan Arkeoloji müzesinde sergilenmekte.
       Öncelikle burasının mitolojideki    efsanesini anlatayım.
Nehir tanrısı Peneus'un kızı Daphne kibirli sözleriyle peşinden koşan   müzik,şiir ve aşk tanrısı Apollo'dan kaçarken ırmak kıyısına gelir ve babasına kendisini kurtarması için yalvarır ancak ayakları yerinden kımıldamaz bile.Yakarışını toprak ana duyar Daphne'nin bacakları uyuşup katılaşmaya başlar.Vücudu ağaca,kolları dallara,saçları yapraklara dönüşür.(Defne ağacı) Daphe'nin gözyaşlarının şelaleleri oluşturduğuna inanılır.