Bumerang

4 Şubat 2012 Cumartesi

İstanbul-Rumeli Hisarı

      İstanbul'a yıllar önce gittiğimde  Rumeli Hisarı'nı gezmiştim. Geçen yıl  gittiğimde 2 ay öncesi dizimden sakatlandığım için tekrar gezmek istediğim halde gidemedim.Ancak bir önceki yıl İstanbul'a gittiğimde çıktığım boğaz turunda burada yayınladığım fotoğrafları çekmiştim.Ben de sizlere bu fotoğraflarla Rumeli Hisarı'nı tanıtmak istedim.Bu gezi sırasında rehberimiz bize çok güzel açıklamalarda bulundu. Ben de size hem ondan duyduğum hem de internetten okuduğum kadarıyla açıklamalar yapmaya çalışacağım.









      Bu eser, kale mimarisi bakimindan bir harika, Türk tarihi için kalebelgelerden biridir. Bu muazzam eser sadece 4 ay 16 günde tamamlanmis ve bunun  bir rekor olduğu belirtiliyor. Bu kadar kisa surede yapilan hisarin üç büyük kulesi de dünyanin en büyük kale burçlarina sahip ve bunun  da bugüne kadar aşılamayan ikinci rekor olduğu belirtiliyor.

     Rumeli hisarı, Anadolu Hísarı'nin tam karşısında bulunuyor. Ìki hisar arasi boğazın en dar yeri. Yunan istílâsina çikan Pers kralı Darã, M.Ö: 5.yy.da, 700 bin kişilik órdusunu, Anadolu'dan Avrupa yakasına, boğazin o mevkiine kurulan yüzer köprüden geçirmiş. Geçmişte olduğu gibi gelecekte de burasının orduların kıt'adan kıt'aya geçiş yolu olabileceği düşünülerek iki kıt'aya hükmetmek için bu geçidin güven altinda tutulmasi gerektiği düşünülmüş.
   
     Yıldırım Bayezid 1393 yılında Anadolu Hisarı'nı  (Güzelcehisar) bunun için yaptırmış  fakat Tímur'la yaptığı savaş yüzünden bu hisarı yaptıramamış.
     Fatih Sultan Mehmed'in babasi Murad Han'in Rumeli'ye geçmesini engellemek için Bizans imparatoru kadirgalari ile bu mevkii tutmuş. İki kıt'aya hükmeden Türkler için boğaz geçidinin tam olarak güven altina alınması kaçınılmaz olmuş. Ayrıca, Istanbul'u fethetmeye karar veren Fatih Sultan  Mehmed, Bizans'ın yardımına gelecek yabancı gemilere Bodaz geçidini kapamak gerektiğini düşünerek
Boğaziçi kiyilarinda bir keşif yaptırıyor. Boğazın  en dar yerini tespit ettirdikten sonra hisarın yapılacağı yeri bizzat işaret ediyor. Hassa mimarlarıyla birlikte yapının ana plånlarını bizzat hazırlıyor.
Fatih, bin duvarcı ve dülger ile çok sayıda amele ve harç ustası, ayrıca hisarın yapımı  için gerekecek malzemelerin temini için ülkenin her yanına emir gönderiyor.
     Bizans İmparatoru Konstantin Dragazes, Fatih'in kararını öğrenince korkuya kapılıyor. Çünkü Fatih'in asıl amacını anlıyor. Derhal, en zeki ve ikna kabiliyeti olan elçilerini toplayarak Fatih'e gönderiyor. Bu elçilerle şehzade Orhan'a vermesi gereken ama bir süredir ödemediği vergiyi de yolluyor.
Bìzans elçileri uzun uzun dil dökerek, pek çok sebep sayarak, bu hisarın yapılmasına gerek olmadığını Sultan'a kabul ettirmeye, onu kararından vazgeçirmeye  çalışıyorlar. Bunun, iki devlet arasındaki anlaşmalara aykırı ve tecavüz sayılacak bir hareket olduğunu da söylüyorlar.Konuşma tarzlarında  hem rica ve gerekirse teminat vermek, vergiyi arttirmak gibi tavizler, hem de tehdit vardi. Fakat Fatih'in cevabı kesin oluyor.
     BENİM KILICIMIN HÜKMETTİĞİ YERLERE SİZİN İMPARATORUNUZUN HAYALLERİ BİLE ULAŞAMAZ.


     Bizans elçilerini dinleyen Fatih onlara şu cevabı veriyor: "Ey Rum çelebileri, ben size karşı bir tecavüzde ve anlaşma hükümlerine aykırı bir davranışta bulunmuyorum. Maksadım, size zarar vermeyecek şekilde kendi menfaatlerimi korumaktır.Taahhüdüne sadık kalmak, karşı tarafa zarar vermemek şartıyla, insanların kendi menfaatlerini gözetmeleri herhalde haklı ve herkese müsaade olunan bir şeydir. Biliyorsunuz ki Avrupa ve Asya gibi iki ayrı kıt'ada hukmediyorum ve her iki kıt'ada muhaliflerim, muarızlarım çoktur. Kendi memleketimizi kendi isteğimizle hasımlarımıza bırakmak istemiyorsak, her yerde hazır ve nazır olmak, her iki kıt'anın ihtiyaçlarını karşılamak, savunmalarını temin etmek zorundayız.
'' Ìmparatorunuzla Macarlar ittifak edip babamın Rumeli'ye geçişine mani olmak istedikleri zaman güç durumda kaldığımızı unuttunuz mu? Kadırgalarınız Boğaz'ı kapadı.Babam Murad Han Cenevizliler'den yardım istemeye mecbur oldu. Ben o vakit pek gençtim ve Edirne'de bulunuyordum.Türkler ve bütün Müslümanlar bu tavrınız karşısında dehşete kapıldılar. Siz ise o durumda bizleri tahkire kalktınız. Babam Rumeli'nde bir hisar yapmaya daha o zaman yemin etmişti. Iste o yemini ben yerine getiriyorum''
''Denizlerine ve topraklarına sahip olamayan bir hükümdar utanılacak durumlara düşer. Şikãyet ettiğiniz bu hisarı inşa edeceğim. Zaten yer bizim yerimizdir. Orası, eskiden beri Asya'dan Avrupa'ya geçiş yolumuzdur. Barışın devamını istiyorsanız bu meseleye karışmazsınız. Şayet bizi geçiş hakkından mahrum etmek istiyorsanız o zaman iş değişir. Ama haddinizi bilir ve bizim işlerimize karışmazsanız ben de barışı bozmam.. Şunu da iyice bilesiniz ki, benim kılıcımın hükmettiği yerlere sizin imparatorunuzun hayalleri bile ulaşamaz!''
     15 Nisan 1452 günü hisarın inşaatına başlanıyor. Güzel bir organizasyon ve iş bölümü yapan Fatih her bölümün inşasını bir paşanın denetimine veriyor. Fatih, deniz tarafına düşen bölümün inşaatını da bizzat üzerine alıyor. 
     Hisarın yapımı için gereken keresteler İznik'ten, Karadeniz Ereğlisi'nden; taş ve kireç yine Anadolu'dan ve civardan temin ediliyor.
Fatih, inşaatta görev alan işçi, usta, memur ve paşalar arasında bir rekabet, bir yarış havası estiriyor ve  hiçbir masraftan kaçınmıyor böylece,  ilkbaharda inşaatına başlanan hisar, yaz bitmeden, 31 Ağustos günü, yani 4 ay 16 günde tamamlanıyor. Bu kadar kısa bir sürede meydana gelen büyük eser karşısında dost düşman hayranlığını  gizleyemiyor, Bizans ise başına nelerin geleceğini íyice anlıyor.
     Buyük kulelerí birleştiren çevirme duvarlarının kuzeyden güneye uzunluğu 250, doğudan batıya uzunluğu ise 125 metre. Güneye bakan kulenin yakınında, cephane ve erzak mahzenlerine giden yolların ucunda, iki gizli kapı var.
     Hisar, yukarıdan bütünü ile seyredildiği zaman eski yazı ile `Muhammed ismi okunuyor. Fatih Sultan Mehmed, istanbul'a ilk mührünü, ismini kale ile yazmak suretiyle vurmuştur.
     Boğaz geçişini kestiği için Fatih tarafından BOĞAZKESEN adı verilen hisara, daha sonra Rumeli Hisarı deniyor. Anadolu yakasındaki GÜZELCEHÌSAR da Anadolu Hisarı adını alıyor.

20 Ocak 2012 Cuma

Antandros Antik Kenti ---Balıkesir

    Geçen yaz Altınoluk'a festival için gittiğimizde Beriye Başak hanımın düzenlediği şehir turuna katıldık.Arabamızda rehberliğimizi yapıp bize gezdiğimiz yerler hakkında güzel bilgiler veren Sayın Haşmet Demirbil bey de vardı. Çok güzel yerlere gittik,gezdik.Memleketimizde ne kadar güzel değerlerin olduğunu bir kez daha gördüm. Herkesi buralara davet ediyor,bu güzellikleri kendi gözleriyle de görüp hayran olmalarını diliyorum.
     Arabayla (kırkyama grubu) giderek gezdiğimiz yerlerden birisi de Antandros Antik Kenti'ydi. Kazılar henüz çok az olmasına rağmen  yeni bir Efes olduğu söyleniyor.Kazı alanındaki görevli bize bu yer hakkında çeşitli bilgiler verdi,ben de burada bu bilgileri paylaşmak istiyorum.İlk önce söylemek istediğim kazı yerinin girişinde bulunan yaklaşık 800 yıllık olan zeytin ağacı.Gerçekten çok ihtişamlı bir ağaç.


     Antandros , Balıkesir il sınırları içinde Altınoluk-Edremit arasında bulunuyor.Kaz (İda) dağlarının güney eteklerinde kurulmuş.Bu kentin kuruluşu hakkında  çok farklı bilgiler olmasına rağmen birleşilen nokta bu kentin ünlü tersanelere sahip olduğu.Hatta, Virgilius'un ''Aeneas'' adlı eserinden şehrin, İda Dağı'ndan elde edilen kerestelerin ihraç edildiği limanları ile tersanelerinin ününün Troia Savaşı'na kadar geriye gittiğini öğreniyoruz.Burasının önemi özellikle M.Ö. 5.yy.sonlarında Ege Denizi'nde gerçekleşen Peloponnesos savaşlarında ön plana çıkmış.Gemilerini kaybeden donanmalar yeni gemi yaptırmak için Antandros'a gelmiş, bu nedenle Antandros sürekli el değiştirmiş. Bazen Atina yanlısı iken bazen de tüm Anadolu'yu elinde bulunduran Persler'e geçmiş.
     Yine burada Antandros'un,İda Dağı'nın en önemli mitoslarından olan dünyanın ilk güzellik yarışmasının yapıldığını öğreniyoruz.
     Persler'in, Büyük İskender tarafından Anadolu'dan sürülmesi sonucunda Antandros,M.Ö.4. yüzyılın 2. yarısında özgür bir şehir olarak sikke basmış. Hellenistik dönemde Pergamon krallığı toprakları içindeki Antandros,daha sonra tüm Anadolu gibi Roma  egemenliğine girmiş,Hristiyanlık döneminde bir Piskoposluk merkezine dönüşmüş.
      Burada sahil şeridinin imara açılmasından sonra (1985) yapılan kazılarda  mezarlar ortaya çıkınca  müze kurtarma çalışmaları başlamış, ve yapılan kazılarda çok sayıda mezar bulunmuş.Farklı mezar tipleri içinde pişmiş toprak lahit mezar,taş lahit mezar,çatı kiremiti mezar,pithos mezar,yakarak gömü gibi mezarlar bulunmaktadır.
     
     Burada kazı yapılan diğer bir alan da Yamaç Ev olarak isimlendirilen Roma dönemi villasının bulunduğu alan.Bugüne kadar yapılan kazı çalışmalarında 19 mekan ortaya çıkarılmış.Bu mekanlardan en önemli olan altısı,32.90 m. uzunluğundaki portikoya açılmakta.Bunun yanısıra eve ait olan tuvalet ve hamam da ortaya çıkarılmış.








                                                      Hamam kalıntısı)


      Yamaçtaki eğimden dolayı teraslar üzerine oturan villanın yan yana sıralanmış altı odasından ikisi ve portikosu oldukça iyi korunmuş mozaik döşemeye sahipken bir odasının tabanının ve duvarlarının da mermer döşemeyle kaplandığı görülüyor.Mozaik tabana sahip odalardan birisinin duvarları da duvar resimleriyle süslenmiş.




    
                                                 (Yerler mozaik,duvarlarda resimler var)


     Yapılan çalışmalar bu villanın M.S. 4. yy. da yapıldığını gösteriyor.M.S. 6-7. yüzyıla kadar da bazı tadilatlarla birlikte kullanıldığını ortaya koymakta. Örülerek kapatılan kapılar ve derme çatma duvarlarla elde edilen yeni mekanlar, konutun son dönemlerinde refah düzeyinin düşmesiyle birlikte, bu büyük konutu birkaç ailenin birlikte kullandığını ortaya koymakta. Mekanlar içerisinde in-situ buluntunun ele geçmemesi, hatta bazı mermer levhaların ve döşemelerin yerinden sökülerek götürülmüş olması, şehrin ani bir sonlanma ile değil, olasılıkla Arap Akınlarından dolayı yavaş bir terk edilişe sahne olduğunu düşündürmekte. Villaya ait ana kanalizasyon hattının boyutları, bu Roma villasının burada tek başına olmadığını, zenginlerin oturduğu mahallenin bir parçasını oluşturduğunu belirleyen en önemli ipucunu oluşturmakta.
     


Şimdiye kadar anlattıklarım bizim gezdiğimiz yerler.Daha yapılan başka kazı yerleri de var. Buralara yolunuz düşer de gelirseniz görmenizi tavsiye ederim.


 

14 Ocak 2012 Cumartesi

Antakya-Habib-i Neccar Camisi


         Nisan - 2011 tarihinde oğlumun yemin töreni nedeniyle Hatay'a gittik. Buraları hiç görmediğimiz için biraz da gezelim istedik.Antakya harika bir yer.Doğal ve tarihi güzellikler iç içe geçmiş.Harbiye denilen yerde kaldık.Burası yemyeşil ve şelalelerin bolca bulunduğu bir yer. İnsan bakmaya doyamıyor. Minübüse bindiğimiz zaman  içindeki insanlar genellikle Arapça konuşuyorlar. Bizim yabancı olduğumuzu anladılar ve sorularımıza Türkçe cevaplar verdiler. İnsanları çok sıcak .Herkes size yardımcı oluyor.Hem arabadaki,hem de kaldığımız otelin sahiplerine nereleri gezebileceğimiz konusunda sorular sorduk.Buna göre de gezmeye çalıştık.Antakya'nın ortasından Asi nehri geçiyor. 
       
       Burada Arkeoloji ve Mozaik Müzesini gezdik.Harbiye merkezden biraz uzak.Giderken Antakya'nın eski yapılarının arasından geçtik.Çok güzel yerlerdi.Binalardaki işlemeler hemen dikkatimi çekti.Buradaki Saint Pierre kilisesini gezdik.Burayı da daha sonra anlatacağım. Antakya bütün dinlerin bir arada yaşadığı bir medeniyet şehri.İnsanlar arasında   din,dil,ırk ayrımı yok.Anlattıklarına göre herkes birbirinin bayramlarını kutluyorlarmış.İnsanlar arasında bu kadar güzel bir ilişki varken zorla ortalığı karıştırmak isteyenlere duyurulur.
       Şehrin içinde bize söylediklerine göre Habib-i Neccar Camisi'nin önüne gelince minibüsten indik ve içeriye girdik.
       Camii,Hz.İsa'nın havarilerine ilk inanan ve bu uğurda canını veren bir Antakyalı'nın adını taşımakta.Caminin kuzeydoğu köşesinde 4 m. derinlikte (merdivenlerle iniliyor) Habib Neccar türbesi var.
Bugünkü cami 19.yy. Osmanlı dönemi eseridir.
       
       Cami, özellikle şehri ziyarete gelen Hıristiyanların uğrak mekânlarından biri olmuş. Hıristiyanlar için önemli, çünkü bir Müslüman ibadethanesinin avlusunda Hz. İsa'nın havarileri Yahya, Yunus ve Şem'un-ı Sefa'ya (bu isimler yabancı kaynaklarda sırasıyla Yuhanna, Pavlos ve Petrus olarak geçiyor) ait olduğu rivayet edilen kabirler var. Müslümanlar için önemi ise bu mekanın Anadolu'da yapılan ilk cami olması ve Habib-i Neccar'ın hikayesinin Yasin sûresinde anlatılması. Hatta tarihî kaynaklarda İslamiyet'in Anadolu topraklarına buradan yayıldığı anlatılıyor. İsa Peygamber döneminde yaşamış bir Allah dostunun adını taşıması da Habib-i Neccar Camii'ne farklı bir özellik kazandırıyor.
       Kaynaklarda belirtildiğine göre Habib-i Neccar, marangozlukla uğraşan kendi halinde sıradan bir Antakyalı (Neccar Arapçada marangoz demek). Hazreti İsa'ının elçileri Yahya ve Yunus şehre gelmeden önce kazancının yarısını fakir fukaraya veren, diğer yarısını çocuk çocuğuna harcayan, Allah'ın has kullarından biri. Yasin sûresinin 20. ayetinde "... o sırada şehrin öbür ucundan bir adama koşarak geldi..." diye bahsedilen kişinin Habib-i Neccar olduğu ve Yasin'in 13-32 ayetleri arasında anlatılan sonu kanla biten olayın Habib, Yahya, Yunus ve Şem'un-ı Sefa arasında geçtiğine inanılıyor. 'İnanılıyor' diyoruz, çünkü Elmalılı Hamdi Yazır'ın Hak Dini Kur'an Dili adlı meşhur tefsiri ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nca yayımlanan Kur'an Yolu adlı tefsir, bu konuda ihtiyatlı bir dil kullanarak birbirinden farklı yorumlarda bulunuyor. Habibi-i Neccar'ın ve camiinin Antakya'da anlatılan hikâyesi ise şöyle:
       
       Habib-i Neccar Camii, ismini, caminin avlusunda kabri bulunan bir zattan alıyor. İsa Peygamber döneminde gönderilen elçilere iman eden ve inancından dolayı şehit edilen Habib-i Neccar, cüzam hastası bir oğlu olduğu için şehrin doğusundaki dağda bir mağarada ikamet etmektedir. Hazreti İsa'nın gönderdiği elçiler, Yahya ile Yunus şehre dağ tarafından girer ve ilk olarak Habib-i Neccar ile karşılaşırlar. Habib-i Neccar, yabancılara kim olduklarını sorar. 'İsa Peygamber'in havarileriyiz' cevabını alınca onlardan bir delil ister. Onlar da 'Biz hastalara şifa veririz.' derler. Marangoz Habib, havarileri oğlunun yanına götürür. Elçiler, Allah'a dua eder, sırtını sıvazlarlar ve çocuk, Allah'ın izni, elçilerin eliyle şifa bulup ayağa kalkar. Bu olay karşısında Habib-i Neccar, havarilere tereddütsüz iman eder.
Tek bir Yaratan olduğunu anlatmak için şehre inen elçilerin sözüne kimse itibar etmez. Ancak çeşitli hastalıklara şifa verdikleri şehirde de duyulur ve halk etraflarında toplanmaya başlar. Bunu duyan şehrin kralı elçileri sorgusuz sualsiz zindana attırır.
Hz. İsa, havarilerinden uzun süre haber gelmeyince üçüncü elçi Şem'un-ı Sefa'yı Antakya'ya gönderir. Şem'un-ı Sefa, ilk iki elçi gibi kimliğini açığa vermez, saraya kadar girmeyi başarır. Kralın güvenini kazanınca önceki elçilerden bahseder. "Kralım bu yabancılar çeşitli hastalıklara şifa verdiklerini iddia ediyorlar. Bunları bir imtihan edelim." der. Kral da onu kırmaz, zindandaki elçileri huzuruna getirtir. Şem'un-ı Sefa, arkadaşlarına sorar: 'Siz kimsiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz?' Onlar da İsa Peygamber'in elçisi olduklarını söylerler. 'Madem sizi bir peygamber gönderdi, elinizde bir delil olması lazım.' der. Onlar da amaların gözlerini açabildiklerini, ölüleri dirilttiklerini söylerler. Yeni ölmüş bir ceset önlerine getirilir. Yahya ve Yunus açıktan, Şem'un-ı Sefa içinden dua eder ve ölü dirilir. "Ey Antakya halkı eğer siz de öldükten sonra benim gördüklerimi görmek istemiyorsanız, çok zor durumdayken beni kurtaran bu üç kişiye tabi olun." diye halkı uyaran kişi, eliyle üç elçiyi işaret edince Şem'un-ı Sefa'nın da kimliği açığa çıkar.
Kral hayretle sorar: 'Şem'un sen de mi bunlardansın?' Çok zeki olan üçüncü elçi, soruya soruyla cevap verir: "Kralım bu yabancılar çok olağanüstü bir hal gösterdiler, sen de taptığın putlarına söyle, daha üstün hünerler göstersinler. Yoksa bunlar seni halkın önünde mağlup ediyorlar." Kral köşeye sıkışınca itiraf eder: "Şem'un senden gizlim saklım yok. Bizim taptığımız putların böyle güçleri yok. Yemez, içmez, konuşmazlar." Bunun üzerine Şem'un kralı ikna eder ve kralın iman ettiği rivayet edilir. Ancak inancını halka açıklamaz. Halk da iman etmemekte direnir. Büyü yapıldığını söyleyip elçileri linç etmeye kalkarlar. Bu sırada Habib-i Neccar koşarak şehre gelir ve "Ey kavmim, bu elçilere uyun. Sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere tabi olun, onlar doğru yoldadırlar" der. (Yasin Sûresi'nin 20-22 ayetlerinde geçen bu sözleri Habip Neccar'ın söylediğine inanılıyor.) Ama halk hem havarileri hem de Habib-i Neccar'ı taşlayarak şehit eder.
Antakya halkı, marangoz Neccar'ın yaşadığı mağarada başının koparıldığına ve kopan başın tepeden yuvarlanarak türbenin olduğu yere geldiğine inanıyor. Habib-i Neccar Camii'nin müezzini Ahmet Yaylacı ise bunun doğru olmadığını, bütün bedeninin cami avlusundaki türbede olduğunu söylüyor.
Habib-i Neccar'a öldükten sonra cennetteki makamı gösterilir. Bunun üzerine "Keşke Rabb'imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini kavmim bilseydi." der. (Yasin 26-27) Bu olaydan sonra Antakya halkı helak olur. Yasin'in 28-30. ayetlerindeki 'Ondan sonra onun kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirmeyiz de. Cezaları korkunç bir sesten ibaretti; sönüp gidiverdiler..." ifadesinin bu felaketi anlattığı rivayet ediliyor.
Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Antakya'da yeni bir yerleşim yeri kurulur ve Hz. Ömer'in hilafeti döneminde 636 yılında İslam ordusu şehri fetheder. Mezarların yeri tespit edilir, onların ve fethin anısına cami ve türbeler yapılır. Habib-i Neccar Camii, Türkiye sınırları içerisinde ilk yapılan cami olarak biliniyor. 969'a kadar cami olarak kullanılan bina şehir Hıristiyanlar eline geçince kiliseye çevrilir. Süleyman Şah döneminde 1084 yılında şehri tekrar Müslümanlar ve bina yeniden cami olur. 1096 Haçlı Seferleri'nde yine kilise olur, en son 1268'de Memluk sultanı kiliseyi camiye çevirir ve o tarihten bugüne kadar cami olarak kalır. Ancak Hatay birinci derece deprem bölgesi olduğundan 1853'teki büyük depremde öndeki yapı tamamen yıkılmış. Şu andaki haliyle 1857 yılında inşa edilmiş. İsa Peygamber'in havarilerinin burada olması, Hıristiyanlarca kutsal kabul edilmesi, Anadolu'da ilk yapılan cami olması nedeniyle Habib-i Neccar Camii, Antakya'da hoşgörünün sembollerinden biri olarak kabul ediliyor.

       








22 Aralık 2011 Perşembe

AYDIN- Nasuh Paşa Külliyesi

     Geçenlerde bir   akşam televizyon kanallarında gezerken  Aydın-Adnan Menderes Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim görevlisi  Mükerrem Kürüm hanımı görünce hemen dikkatimi çekerek izlemeye başladım. Programda Aydın anlatılıyordu ve Mükerrem hanım Nasuh Paşa Külliyesi hakkında bilgi veriyordu. Büyük bir dikkatle dinledim. Çünkü sanat tarihine oldukça meraklıyım ve araştırmalar yapıp fotoğraflarını çekip yayınlamaktan büyük bir mutluluk duyuyorum.( 1977'de İst. Üni. Ede.Fak. Sanat Tarihi bölümünü kazanmıştım ama olayların kaynadığı bir dönem olduğu için ailem beni İstanbul'a okumaya göndermemişti.) Her neyse,  bir gün mutlaka buraya gidip, ziyaret edip fotoğraflarını çekmeye karar verdim.Ayrıca Nazilli'de oturmama rağmen Aydın'a o kadar sık gittiğim halde burayı bilmediğime üzüldüm.
     Aydın'daki bir işim nedeniyle gittiğimde fırsat yaratıp bu tarihi mekana gitmek istedim. Yerini bilmediğim için önüme gelen kişilere yerini sordum. Birçok kişi bilmediklerini söyledi. Üzüldüm doğrusu.Sora sora nihayet buldum ve içeriye girdim.Külliyenin bahçesinde masalar vardı ve yemek yenecek bir mekan haline getirilmişti. Orada bir yetkili aradım ve bulunca sorular sormaya başladım.Aldığım bilgileri size de anlatayım.
  












Külliye  Aydın Köprülü mahallesinde bulunmakta.Aydınlı Nasuh Paşa tarafından1708'de küçük bir mescit,medrese,han ve hamamdan oluşacak şekilde yaptırılmış.Külliyenin bitişiğinde bulunan han Nasuh Paşa hanı veya Zincirli Han olarak adlandırılmakta. Diğer tarafında ise hamam var.
  
                                                          (Külliyenin bitişiğindeki hamam.)
     Külliyenin ortasında büyük bir avlu var. Buradaki binalarda 17 oda bulunmakta ama aslında 27 odaymış. Burada öğrenim gören öğrenciler kalır, avlunun üst tarafında bulunan mescitte ise dersler görürlermiş.



                                                      (Mescitten görüntüler.)

     Avlunun tam ortasında ise mermerden bir çeşme var.
  
     Hamam özel bir mülkiyette olduğu için şimdi kafe olarak kullanılıyormuş.Zincirli han ise sadece ön yüzde tek duvar olarak kalmış,o da kötü bir biçimde.Ancak öğrendiğime göre Vakıflar Bölge Müdürlüğü  tarafından buranın restorasyon çalışmaları için adım atılmış.Hem hamam hem de han eski haline getirilecekmiş.



                                               (Nasuh Paşa-Hanı'ndan (Zincirli han) görünüş.)

Tarihi zenginliklerimizin korunması konusunda sadece burada değil bir çok yerde bulunan eserlerimizin korunmasının öneminin herkese anlatılması ve bu konuda bilinç sağlanması görüşündeyim. Ülkemiz hem tarihi,hem doğal güzellikleri,ürünleri turizmi konusunda gerçekten harcanamayacak kadar güzel.

13 Aralık 2011 Salı

Efes Antik Kenti- Selçuk/İzmir

   Geçen yaz kızım,eşim ve ben Selçuk'a oradan Efes ve Şirince'ye gezmeye gittik. Aslında bu ilk gezimiz değil ama o taraflara yolumuz düştükçe mutlaka tekrar tekrar gitmeye çalışırım.Gittiğim yerlerin de sürekli fotoğraflarını çekerim.(Aslında fotoğrafçı mı olsaydım:))))
Sabah Kuşadası'ndan çıktık, tam öğle sıcağında hem de Temmuz sıcağında Efes'e geldik.Yanımızda annem de olduğu için yürüyemiyor diye eşimi annemi başına oturttuk,o sıcakta kızımla beraber Efes'i gezmeye başladık.Güneş yağı sürsek iyiydi:))) Neyse biz gezebildiğimiz kadar gezdik,ben danışmadan broşürler aldım.O kadar çok turist vardı ki ama tabi hepsinin başında şapka,ellerinde şemsiye vardı. Neyse artık Efes'i tanıtmaya bşlayayım.

                    
                                                 (Efes Antik Tiyatro)


     İzmir İli Selçuk İlçesi sınırları içindeki antik Efes kenti’nin ilk kuruluşu M.Ö. 6000 yıllarına kadar iniyor. Son yıllarda yapılan araştırmalar ve kazılarda Efes çevresindeki höyükler (tarih öncesi tepe yerleşimleri) ve kalenin bulunduğu Ayasuluk Tepesi’nde Tunç çağları ve Hititler’e ait yerleşimler saptanmış Hititler Dönemi’nde kentin adı Apasas M.Ö. 1050 yıllarında Yunanistan’dan gelen göçmenlerin de yaşamaya başladığı liman kenti Efes, M.Ö. 560 yılında Artemis Tapınağı çevresine taşınmış. Bugün gezilen Efes ise, Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos tarafından M.Ö. 300 yıllarında kurulmuş. Hellenistik ve Roma çağlarında en görkemli dönemlerini yaşayan Efes, Asya eyaletinin başkenti ve en büyük liman kenti olarak 200.000 kişilik nüfusa sahipmiş. Efes, Bizans Çağında tekrar yer değiştirmiş ve ilk kez kurulduğu Selçuk’taki Ayasuluk Tepesi’ne gelmiş. 1330 yılında Türkler tarafından alınan ve Aydınoğulları’nın merkezi olan Ayasuluk, 16.Yüzyıl’dan itibaren giderek küçülmeye başlamış, 1923 yılında Cumhuriyetimizin kuruluşundan sonra Selçuk adını almış.

Antik dünyanın en önemli merkezlerinden biri olan Efes, İ.Ö. 4.bine dek giden tarihi boyunca uygarlık, bilim, kültür ve sanat alanlarında her zaman önemli rol oynamış.

Doğu ile Batı (Asya ve Avrupa) arasında başlıca kapı durumunda olan Efes önemli bir liman kentiymiş. Bu konumu Efes’in çağının en önemli politik ve ticaret merkezi olarak gelişmesini ve Roma Devrinde Asia eyaletinin başkenti olmasını sağlamış.
Ancak, Efes antik çağdaki önemini yalnızca büyük bir ticaret merkezi olarak gelişmesini ve başkent oluşuna borçlu değildi. Anadolu’nun eski ana tanrıça (Kybele) geleneğine dayalı Artemis kültünün en büyük tapınağı da Efes’de yer alıyor. Bu ibadethane dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul ediliyor.

Efes tarihi boyunca birçok kez yer değiştirdiğinden kalıntıları geniş bir alana yayılmış. Yaklaşık 8 km²lik bir alana yayılan bu kalıntılar içinde kazı-restorasyon ve düzenleme çalışmaları yapılmış, ziyarete açık olan bölümlerdir.

1- Ayasuluk Tepesi (İ.Ö. 3. bine tarihlenen en erken yerleşim ile Bizans Devrine ait, Hıristiyanlık dünyası için büyük önem taşıyan St. Jean Kilisesi),
2- Artemision (İ.Ö. 9-4. yüzyıllara ait önemli bir dini merkez; dünyanın yedi harikasından biri olan Artemis Tapınağı)
3- Efes (Arkaik-Klasik-Hellenistik-Roma ve Bizans Devri yerleşimi),
4- Selçuk (Selçuklu, Osmanlı Dönemi yerleşimi ve bu yerleşimi barındıran, bugün önemli bir turizm merkezi olan modern kent),









                                                     
                                                            (Efes-Celsus Kütüphanesi)


Efes-Celsus Kütüphanesi:  Roma Döneminde 115-117 yılları arasında yapılan kitaplık iki katlı.
Yapının kalıntıları üzerinde yapılan çalışmalar, ön cephenin iki katlı görünümüne karşın, yapının üç katlı olduğunu göstermekte. Rololar halinde el yazmaları, galerilerden oluşan üst katlarda saklanmış. 3. yy. da bölgeyi etkileyen depremler sırasında okuma salonu yanmış, daha sonra tamir edilmiş. Kitaplığın ön yüzününde yine Ortaçağ'da deprem sonucu yıkıldığı sanılmakta. 

Birçok mimari parçanın iyi korunmuş olarak ele geçtiği kütüphanenin onarım çalışmalarına 1970 yılında arkeolog W. M. Strocka ve yüksek mimar F. Hueber tarafından başlanılmış ve bu çalışma 1978 yılı Eylül ayında, kütüphanenin görkemli ön yüzünün ayağa kaldırılması ile tamamlanmış. Ön yüzü iki kattan, ancak içi 10,92x16,72 m. ölçüsünde bir tek büyük ve yüksek salondan oluşan bina, 21 m. genişliğinde dokuz basamaklı bir merdivenle çıkılan ve tonozlu bir alt yapının oluşturduğu bir platform üzerinde yükselmekte.   

     Merdiven korkuluklarındaki yazıtlardan anlaşıldığına göre M.S. 110 yılında konsül olan Gaius Julius Aquila kütüphaneyi babası Gaius Celsus Polemaeanos heronu olarak inşa ettirmiş ve yapının bakımı ve kitap alımı için 25000 dinar miras bırakmış. Aquila’nın varisleri eseri tamamlamışlar (yaklaşık M.S. 135). Celsus’un mermerden yapılmış olan lahiti, büyük orta nişin altındaki tonozlu alt yapıda halen durmakta. Lahitin içindeki bir kurşun sanduka içinde ölünün kemikleri bulunmuş.